31 Ekim 2011 Pazartesi

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyler var.


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyler var.
Bugün akşam eve geldiğimde yemek yerken televizyonda deprem sonrası bir kızın anne diyen çığlıklarını duyduğum an boğazım bir an düğümlendi.Saniye içinde, saniyelerin içinde insan bazen kayboluyor.Geçmişte yaşanan sahnelerde parça parça anılarım,beynimde şimşek gibi çaktığı anlardayım.Bir daha dinleyemeyeceğim türküler,çekmece üzerindeki 18.40 yazısı,yağmurlu Ankara yolları,tepside hazırlanmış yiyecekler..neler neler.
İnsanın içinde, en yakın kardeşiyle bile paylaşmaya çekindiği yaralar vardır ya.En derinde.Dile gelince kendinle birlikte herkesi yakan kavuran,sustukça içinde kaya etkisi yaratan acılar..İşte tüm bunlardan  bir şeyler öğreniyor insan.
Bırakın arkanızdan istenildiği gibi konuşulsun,istenildiği kadar yargılar olsun,hor görme olsun,değersizleştirme olsun.Sizin adınıza kararlar verilsin infazlar gerçekleştirilsin.İstedikleri gibi planlar yapılsın,dile getirilsin..İnanın gerçekten kaybedilen bir sevgi gündeminizi değiştiriyor.Size bıraktığı acı, ağrı sonrasında içilen ilacın uyuşukluğunda  bir hayat görüşü sağlıyor.
Gündeminiz değişiyor..Damarlarınız genişlerken nefes alışlarınız yavaşlıyor.Oksijensiz geçen anlar sizi sıkıştırıyor.Basınç artıyor ve başka dünyanın başka diliminde kendi çevrenize yabancılaşmış buluyorsunuz kendinizi.
Artık özgürsünüz.Bu kez çevrenizdekiler önemsizleşiyor.Pencereye yansıyan karşı apartmanın üst katında perde arkasındaki loş ışıkta kaybolmaya hazırsınız.Kendi anılarınızı zamanın sizden çaldıklarına odaklanma vakti.
İnsan ne kaybederse kaybetsin,daha kaybedebileceği başka şeyler için ayakta kalmak zorunda kalıyor.En kötüsü ne olabilir dediğinde bile daha en kötüler oluyor aklına gelmediği..En güvendiğiniz taşlar yarı yolda size el sallıyor.En umursamadığınız kişi bile önceliklerinizin önüne geçiyor.Hayat bu kadar değişken,akışkan,yön değiştirenken,kendinizi bir taş olarak düşünün. Hızlı akan bir suda sabit kalmak için yer arıyorsunuz,sürükleniyorsunuz,çarpıyorsunuz,taklalar açıyorsunuz..Ama sonunda sakinleştiğiniz yerler de var.Ne kadar az yara o kadar güçlü bir kütle.Sonunda sizde bir yere oturacaksınız ve üstünüzden geçenlere kimi zaman izleyici kimi zaman belirleyici olacaksınız..
Ben şu an kendimi debisi en  derin,en şiddetli akan parkurda görüyorum.Yirmili yaşlarımdayım..otuzlarında bir yer edinmek ve mümkünse 60’larıma kadar sessiz sedasız,sakin bir yerde kalmak için yer bulmaya çalışıyorum.Bu hareketli nehirde üzerimden sular aktıkça kendimi temizliyorum.Suyun yüzeyinde kir,dibinde ise yosun tutuyorum.Henüz bir taraf belirlemedim ama kimileri için üzerime basıldığında kaydıran,suyun en sert yüzeyine çarptıran etkilerime sahip çıkıyorum.Bu sinsi planlarımda ortaklarım var.Ne görünüyorsam karşımdakinde bende gördüğünün 10 katı var..
Ne anlarsanız.
Bu bir özlem yazısıydı sonu da pişmanlık..

8 Ekim 2011 Cumartesi

SABAH CİNNETİ

 Bir gün gazetelerin ikinci sayfalarında boy göstereceğim ''sabah cinneti'' başlığıyla..
Hayat boyu yataktan ful enerji ile kalkmadım buna alışkınım ama bazı sabahlar var ki inanın aklımdan geçen psikopatlıkları yazsam,kendimi ruh ve sinir hastalıkları tedavi merkezi koridorunda elim kolum bağlı bulurum.

 Bütün bir haftayı iş stresi ile eve gelip,apar topar yemek yedikten sonra tv karşısı koltukta sızarak geçirdim.Bazen telefonla bile konuşamayacak kadar uyku hapsindeydim.Tüm bunları şu an Eskişehir de yazıyorum ve dışarıda bangır bangır bir ses overlokçudan beynime ok saplıyor.Hiç anlamam sokakta kim bu sesi duyunca benim halımın da overlok ihtiyacı var koşayım da yakalıyım diyor?Hadi bunu anladım uyku ile bağı ne diyeceksiniz.?Bunlar bir de sabahın kör saatinde başlar Eskişehir de..Overlokçu,deterjan,halı kilim yıkama ile ilgili iş kaynakları uykunuzun en tatlı yerinde sizi dış dünya ile tanıştırır.Hadi ben bunları da anlardım amaaaa 1 yıl boyunca dadanan süpürgeciyi hiç anlamadım.Sabah 7-9 arasında tenor sesli bir adam-(pavorottiye taş çıkarır yeminlen:) 'SÜPÜRGECİYEE SÜPÜRGECİYEEE' diyerek, ses dalgasını son volum gönderiyordu.Kendisine bir kaç soru sormak istedim,pijamayla aşağı inip,saçlarım en tepede,çorap üstü terlik şeklinde hayal edin..:)
1-elektrikli süpürge icadından sonra insanlar hasır süpürgeyi neden tercih etsin?
2-apartmanlarda kat bahçesi-teras olmadığına göre bu süpürge nerede kullanılır?
3-ve en önemlisi-süpürge günlük tüketilen bir eşya mıdır her gün bağırıp duruyorsun be adam?
Simitçisi,süpürgecisi,overlokçusu,sucu,osu busu bunların hepsini alacaksın bademciklerine ipi dolayıp öyle sallandıracaksın..Şimdi bağır diyeceksin..Ya da eniştemin en sevdiğim sözü, bunları toplayıp döveceksin,yorulunca dinlenip sonra tekrar ağız burun dalacaksın..

Üzerime gelmeyin,ben her sabah saat çaldığında koştur koştur bilgisayarımı açıp şirket mailine şunu yazmak istedim;
Çok değerli bilmem kim ve çalışma arkadaşlarım..
Kendi istek ve irademle birkaç yıllık-aylık bilmem ne görevimden ayrılıyorum.Bütün çalışma arkadaşı pek değerli bilmem kimlere teşekkür ederim...
yazdıktan sonra gönder-al tuşuna basıp gittiğinden emin olup bilgisayarı ŞAK diye kapatıp koşa koşa yatmak istiyorum.O kadar yani.
Küçük bir hatıra..
Çok sevgili annem o kadar çok  bizi düşünerek bir hayat yaşadı ki,en basit örneği kilo almamamızdan dolayı hep bize yemek yedirmek isterdi,ben bilirim geçen senelerde peşimde kaşıkla son yudum al da öyle kalk,benim hatrıma nolur- diye koşturduğunu..İşte bu çok kıymetli insan,sabah sessizce odamın kapısını açar,karıncanın ses tonuyla kapıdan çıkararak kafasını -gonca uyuyor musun derdi,bende hep- hayır şu an olimpiyatlara hazırlanıyorum-  veya -evden çıktım bile sen hayal görüyorsun -gibi salak esprilerle cevap verirdim ve sırtımı dönüp uyumaya devam ederdim.Sonra annemden en can alan cevap gelirdi.
Aç aç uyunmaz,kahvaltı hazırladım bir şeyler ye, yine yatarsın derdi..