7 Kasım 2012 Çarşamba

GEÇ KALMIŞ BİR YAZ-SAMOS

Yine sonbahar depresyonuna balıklama dalıyorum..Kış geliyor acı acı.Beynimin savunma mekanizması bu yaza hapsetti kendini,kış geçene kadar çalışmaya ara verecekmiş.
Bu yüzden geç kalmış bir yaz tatilini de unutmadan yazıya dökelim bari diyerek başlamak istedim.Yaz bütün sıcaklığıyla İstanbul da dolaşırken yorgun ruhum,ben ve yol arkadaşı Sinemle muhteşem Samos tatili için yola çıkmıştık.Uçakla İzmir'e iniş,İzmir den Kuşadası'na varış saatini hesaplayamayan biz, sabah 4:00 sularında terminalde kendimizi bulunca,en yakın pansiyonda yarı uykulu sabah vapurunu beklemiştik.
Bu tatilin benim için dönüm noktası olacağını biliyordum,ama dönmekten bu kadar afallayacağımı henüz bilmiyorumdum...
Eylemin bir sabah ofiste kullanmak üzere getirdiği Samos haritalı bir bardağın'burası da nire?Hmmm iyiymiş,Siiiiiiineeem!'den hemen sonra gerçeğe dönüşmesinin keyfi bir başka oldu bizim için.Bir saatlik vapur yolculuğuyla artık Yunanistan'ın en büyük adalarından birine ayak basmıştık.

Tatile çıkmadan bir gün önce tüm gezi bloglarından aldığımız çıktıları ve haritaları unuttuğumuza hiç üzülmedik.İnsanın yurt dışına çıktığında yanında bir Eylem'i varsa sırtı yere gelmez,bunu bilir bunu söylerim:)))
Biz arama-aramama tereddüdündeyken Eylem ve Eşi bizi karşılamaya çoktan gelmişti.İlk önce kalacağımız yere gittik ve yolda giderken Eylemden adanın tüm inceliklerini dinledik.Zaten tavsiye üzerine adanın en renkli mekanlarından Pisagor bölgesinin ne kadar huzur verici bir yer olduğunu biliyorduk.


Hayatımda yediğim en güzel balıkları,rakıları,mezeleri bu masada yedim dememde pek bir abartı göremiyorum.Sinem francesco uzo,ben mythos bira sayesinde beş gün içinde,bir yıllık karaciğer yorgunluğu yaşadık.

Ada, Kuşadasının tam karşısında,iyi bir yüzücünün yüzerek geçebileceği kadar yakın,Türk kültürünün etkisi altında tipik bir yunan adası(sanki çok yunan adası gördüm de...).Şarkıların,yemeklerin,içeceklerin tanıdık geldiği bu adada dinlenmenin dibine vurabilirsiniz,İçsel yolculuklarımdan bahsetmeden hemen önce, sonradan gurme olarak biraz yemeklerinden bahsedeyim.

Adada balığın her türlüsü,her şekilde pişeni mükemmel.Aynı denize komşu olmamıza rağmen bizim balığı nasıl katlettiğimizi,onların ise nasıl bu kadar mükemmel bir yemeğe dönüştürdüğü yerken sıkça duyumsadım.

Mücverimsi kabak kızartmalarının yanında getirdikler süzme yoğurdumsu-cacığımsı şey Sinem'in ilk günden favorileri arasındaydı.Gerçekten otundan mıdır,toprağından mıdır bilmem ama en leziz mezeleri yoğurtlu olanlarıydı.
Greek Salad'ları ise yine Sinem'in damak tadına göre bol soğanlı servis yapılıyor.Zeytinde ve peynirde biz daha iyiyiz gururu ile her yemekte bu salatayı da masamızdan eksik etmedik.
Kıyas içinde bir tatil geçirmedik ama belirtmeden geçmeyeceğim yemekler lezzet kalitesi ve porsiyonuna göre Türkiye den çok çok çok daha ucuz.
Benim gibi hem hayvansever hem de kırmızı et ve deniz canlılarını yemeğe bayılıyorsanız,ahtapot kalamar gibi işkenceyle öldürülen hayvanları hayatınızda son kez yemek üzere Samosta bırakın derim.Ben yerken pişmanlıkla keyfin karışımı şizofreni hallerime son vermek için bu canlıları besin zincirimden çıkardım.Ama yine hayatımda yediğim en güzel deniz canlılarını da yine bu adada yedim.
Gelelim adanın diğer güzelliklerine,adanın hemen hemen her noktasındaki koyu,denizi bir harika.Kirlenmemiş,çöpsüz,izmaritsiz minik çakıllı plajları ve tertemiz denizi güzel tatilin tam karşılığı.

Biz, gezginlerin(ne çabuk gezgin olduk!) tavsiyeleriyle,bol bol koy gezdik...Ama en beğendiğimiz plaj kokari bölgesindeydi.Adada araba kiralayıp üç gün içinde bir çok koy'unda iki-üç saatlik yüzme molalarıyla gezdik.
İsteğe bağlı kum plajlarda mevcut adada...

Deniz kuşu Sinemle o koy senin bu koy benim gezip,bol güneşli,bol okumalı,bol sohbetli(kısmi dedikodu-analiz boyutundaydı...) dinlenmeli zamanlar geçirdik.
İçimdeki heyecan,düşlerim,hayal kırıklıklarım,inadına ümitlerim,coşkulu bazen melankoli anlarda bu kadar içten bir yol arkadaşı her eve lazımlardan...Desteğini hiç unutmayacağım şeffaf ve dürüst insan-Ben kendisine Ulu Sinem demeye karar verdim şuan:)))hayatımın bu bölümünde bu kadar güzel temas noktaları yaşattığı için....neyse teşekkür kısmına sonra geçerim.

Adanın gece hayatı da kendisi gibi sakin,bizim kaldığımız bölge daha hareketli olmakla birlikte genelde canlı müzik sıkıntısını yaşadık diyebilirim,turistler alkollü sakin sohbetlerden hoşlandığı için tüm yerleşkeler bu şekilde mekana dönüşmüş.Ne yalan söyleyeyim,Sinemin müzik tutkusu bir yana, ben bile bi eksikliğini hissettim bu süre içinde.
Eksiklik derken en önemli eksiklik ise kaldığımız oteldeydi.Ülkemizdeki hizmet sektörü almış başını giderken,oteller kendini yenileme çabası takdire değerken,adadaki bir çok otel ve pansiyonun bu kadar eski olması çok yazık.Duşa kabin yerine duş perdelerin olduğu,saç kurutma makinasının olmadığı,tüm tesisatların nuh nebiden kalma olmasını anlarım da,eskilikten yırtılmış çarşafları ve koridorlarda ve banyolarda gezen avuç içi büyüklüğündeki hamam böceklerine biz anlam veremedik:)
Bence adaya gidilecekse,mutlaka yanında olması gereken çarşaf,yastık,kurutma makinesi unutulmamalı.
Eskilik,bohem hayat tarzı,koruma,tarihi değerler,kültür falan bir yere kadar!
Yine de sabah kalktığımızda ki manzara ve kahvaltı yoksunu adada ki en güzel omletler bir yere kadar değer bu eziyetlere.

Gelelim ne öğrendik köşesine,
-Yorgun başladığım tatilin hayatımda neleri kazandırdığını bence halen tam anlamıyla anlamamış olabilirim:)
-Tüm hayal kırıklıkları ve üzüntüme rağmen hayatın,yaşamla bağlarımı güçlendirmek istercesine beni cesaretlendirecek olaylar geliştirmesi canlılığının en büyük kanıtı.
-Arkadaşlar çok önemliymiş.Gözleri dolduğunda zor yutkunacak noktaya geldiğiniz,hemen hemen bir çok duyguyu anlayabilen,anlatabildiğiniz,paylaştığınız arkadaşlar da hayatın kol değnekleri,yara bantları,hadi kalk ayağa'ları,sevgileri,kahkahaları,tertemiz duygularıymış meğer...Bu yüzden bu sayfa Sinem ve Eylem için olsun...(ölümüne kankayız:)
-Tatil valizlerimi iyi hazırlıyormuşum,yola devam.
-Güvendiğim insanların tavsiyeleri hep doğru çıkıyormuş,dinlemeye de devam.
-Seneye yaz her şey yolunda giderse daha hareketli bir tatil bölgesi seçilebilir,Yorgunluğa aldanıp elli yaş üstü tatil anlayışına son verilebilir.
-Tatil kitaplarının bir yanına da bir şiir kitabı çok şık olurmuş,şimdi şimdi anladım.
-Daha çok gezmeli,daha çok sevmeli,daha çok anlamalı,daha çok düş kurmalı,daha az üzülmeli,daha az özlemeli,daha az umursamalı,inanmalı...
Sevgiler,
G.G :)


9 Ekim 2012 Salı

Hayatımdaki tüm soytarılara...

karmaşa hayatın tümüne yansır.karmaşanın altında ise bir düzenbaz vardır.mitolojide olduğu gibi...
Bu kutsal soytarılar kimi zaman hikayelerde yardımcı yaratıcı bile olabilirler,kahramanın düzenbazlıkları ve düzenbazın kahramanlıkları.

13 Eylül 2012 Perşembe

Sen ve başkaları

...

Başkaları gitmiş olur, gidince;

Bir sen yakınsın, uzakta kalınca.

(Oktay RİFAT)

30 Ağustos 2012 Perşembe

Yol Hikayeleri-2

Yine bayram,yine yollar,yolcular,yolculuklar ve biriktirdiğim anılar.
Yarı yıllık iznimi bayram tatili ile birleştirince hikaye Eskişehir-Çorum-Eskişehir-İzmir-Edremit-İstanbul arasında anlatılmaya değer buldu.Otobüs,uçak,yurt içi-yurt dışı fark etmez yolculuklarımın ne kadar talihsiz olaylarla geçtiğini bilenler bilir.
Bir de bu kadar az zamana bu kadar şehir sığdırmaya çalışınca yolculuğun sıradan geçmesi mümkün değildi benim için.Eskişehir'e yine bir gece vakti inmiştim.Bu şehirle hiç el sıkışamıyoruz zaten.Gece gündüz tokat gibi çarpan,genzi yakan havası irkilmeme neden oldu yine.Bindiğim takside Kütahyadaki yerel halkın, öğrencilere yaptığı zulmü gecenin ikisinde sabırla dinledim aynı zamanda öğrencilik işi ile meşgul şoförden.Babamı çok özlemiştim ve bu özlem,özlemimi ifade edemeyişim beni çok yormuştu.
Birlikte yalnız bir Bayram günü geçirirken,Babamın çalan telefonlarda ' bir tek yanıma Goncam geldi' ifadesindeki memnuniyeti, ileride ablalara karşı kullanmak için keyifle dinledim gün boyu..
Ertesi sabah annemin uyuduğu topraklara ziyaret için yola çıktık erkenden.
Babamla seyahat etmek çok keyiflidir.Geçtiğimiz yolların ulaştığı yerleşkelerden,çevredeki köylerin hikayelerinden,konu olmuş filmlerden,derelerden-akarsulardan barajlarından bahseder.O kadar çok tanışıklığı var ki bu yerlerde-hiç olmadı kadastrodayken ölçüm yaptığı tepeleri anlatır bir bir.
Göz alabildiğince geniş sarı ovalardaki azınlık-tek tük kalmış ağaçların gün ışığının etkisiyle değişen renklerini izlerken Babamın anlattıkları beni çok etkiledi.Cumhuriyet dönemi tablolarından fırlayan bu bozkırlar üzerinde yaşanan hikayelerin bizimle birleştiği-kesiştiği noktalar hüzünlü tabi.
Uzaktan bakıldığında sarı düzlüklerde görünen minik tepecikler yaklaştıkça koyun sürülerine dönüşürken,canlılık,güneş ışığı ve gidilen yere olan hislerim birbiri ile iyice karışıyordu.
Bozuk satıhlarla süslü bu yamalı yolların beni bu denli etkilemesinin yaşadıklarımla alakası büyük.
Yirmi sekiz yaşında bir anda hayatımıza giren-aslında var olup bizim ötekileştirdiğimiz-akrabalarımızla geçirdik bir günden fazla bir zamanı.
Köy kültüründen uzun uzadıya bahsetmek istemem ama bu ziyaretlerinde bize değer kattığı ortada.Bu yerde bulunan herkesin,her eşyanın,her yapının, her taşın bir anısı anlatılmakta gün boyu.Vakti zamanda eşkiyalık döneminden başlar bu hikayeler,kırık testideki kırmızı liralar ile devam eder.Mevsimlerin burada yaşayan insanların kader belirleyicisi olduğundan doğa,daha saygılı daha hissiyatlı yaşanıyor.Rüzgar uğultusu,yıldızların ışıltısı,börtü böceklerin sesini yaşadım içimde.
Dönüşte biraz kafam karışık,sersemlemiş bir şekilde Eskişehir'e geldim Tek Başıma!.Çünkü Babam pek sevgili dostu ile bensiz plan yapmış ve davet bile edilmemiştim!
Kadim dostum-Elifle-güzel bir kahvaltı sohbetten sonra heyecanlı İzmir seyahatim başladı.Yolda Banazdan geçtiğimde,çocukluğumu izledim ve şuanla bağlantısının ne kadar kopuk olduğunu fark ettim.
İzmir-Edremit benim için zaman zaman sıkıntılı,düşünceli,endişeli,heyecan verici,mutluluk dolu,tebessüm dolu bir seyahatti.Kızlarla aylar sonra itiraf yüklü paylaşımlarda bulunduk, üstelik birbirimizin yarasına dokunacak kadar cesurca...
Bütün bunlar yaşanırken, otobüste yaşadıklarımı ayrı tutuyorum.Tabi, faraş ağızlı insanların durmak bilmez kusmaları,veletlerin gece gündüz,dur sus dinlemeden ağlamaları,ayarsız klimalar,rezil dinlenme tesisleri,hizmet kalitesi sıfır altında seyreden otobüsler,gergin,saldırgan,konuşkan,otistik,manyak yolcular ve valizimi beğenen:) hizmet sektöründe çalışması en son tavsiye edilen,daha takılmadan anons yapabilecek kapasiteye ulaşamamış muavinleri unutmadan.
Bir gün terk edeceğim bu ülkeyi ve tüm yol anılarımı sileceğim hafızamdan.

29 Temmuz 2012 Pazar

RUHLAR APARTMANINA VEDA BUSESİ

İnsan en çok kendini kandırıyor gerçekten.Yalnız yaşama giriş yaptıktan sonra gelişme paragrafında bazı deneyimlerimi sevgili günlüğümde! paylaşmaya devam etmek istedim sakin bir pazar gününde..
Evim satılığa çıktığından beri bugün İstanbul'un ev bakmayı pek seven ahalisini evimde ağırlamak için emlakçıyla anlaşma yaptık.Oturduğum bu salak evde vaktim iyice daralırken bir kaç not yazmadan geçemeyeceğim.
Bu ev benim yuvam olmadı zaten hiç bir zaman,o yüzden yalnız uçuyor bu kuş:)
Gelenlere anlatmak istediğim şeyleri emlakçının sert bakışları nedeni  ile yutmak zorunda kaldığım içim midemdeki ağrıyı burada yazarak rahatlatmayı umuyorum.Ruhlar apartmanında 8 dairede yaşam mücadelesi vermekteyiz.Apartmanda kır saçlı kibar görünüşlü,sert ses tonlu bir dişçimiz var,karşısında bekar bir bankacı.Hemen üstünde geceleri perdenin arkasından sinsice bakan,beni her gördüğünde aynı soruları soran beyaz saçlı hortlak gibi 70'inde bir azize teyzemiz var,karşısında annesi ile kalan ne idüğü belirsiz,kimliksiz sessiz bir kız oturmakta.(ben onun geceleri bir pavyonda çalıştığını,sabahları o yüzden mahalle kızı gibi sessiz sessiz eve sokulduğundan şüphelenmekteyim.)Bir üstte çatlak ve dedikoduyu çok seven, meraklı apartman yöneticimiz oturmakta-tek sorun şu ki kendisi bu apartmanda yılın 1-2 haftası oturmakta.
Üst iki karşılıklı dairede iki bekar hostes-ben sabahları işe giderken onlar yamulmuş suratlarla dünyanın bir ucundan evine gelirken karşılaşmaktayız.En üstte şizofren tavırlarıyla bendeniz ve karşımda ise eşinden ayrılmış,garip bir astsubay-kurtaran apartmanında takılmaktayız.Her gece durmaksızın partiler,eğlenceler,çatıya konan martıların kanını içmeler,sokak kedilerini toplayıp mumyalamak,filan takılıyoruz şimdilik...
Apartmanın gerçek ismini koyarken çok zor olmadı.Çünkü ruhlar apartmanında oturanlar sanki paralel evrende yaşarken buradaki silüetlerini korumakla yükümlü yaşayan ölüler.Minibüs caddesinin gürültüsü de olmasa,geceleri yatarken karıncaların yürüyüş seslerini dinleyebileceğiniz kadar sessiz ve kimsesiz bir apartman.İstanbul depreminde yıkılmayı bekleyen,özensiz,dik durmaktan yorulmuş,köhneleşmiş zevksiz bir sığınak.
Zaten mecburiyetten ve birazda benim kararım olmadan tutulan bu ev ancak bu kadar kötülenmeyi hak ediyor.
Bu kadar kalıcı olmayı da düşlemiyordum ama hayat denen bu şiddet meraklısı masal beni bu süre içinde burada yaşamaya itti.Ve buradan ayrılmadan son bir kaç ayını,yeni sahip adaylarına,bu esrarlı mekanda neler yaşanbileceklerini dürüstlükle anlatma göreviyle kuşanmış bir şövalye gibi kapıda karşılamaktayım.Emlakçıya çaktırmadan ip uçları vererek bu evi satın alır iseler başlarına gelecekleri şifreli bir şekilde anlatmaktayım.
Şu an içtenlikle diliyorum,umarım İstanbul da burası benim yuvam diyebileceğim bir ev bulur ve huzurlu bir kaç yıl daha yaşarım..

23 Haziran 2012 Cumartesi

Kaz dağlarında kayıp kültür

Kaz dağlarında bambaşka bir yaşam var. Sık ağaçların arasında turistik tatil beldelerin uzağında, huzurlu hobbitler gibi yaşam süren insanlarla tanıştım geçtiğimiz haftalarda.
Hacıaslanlar köyü, insanları,gelenekleri,tarzları gerçekten bu çağa ait değil.Metropollerde(ki bizim seçimimizdir böyle yerlerde  yaşamak) kaybolan samimiyet, bu köyde insanın başını döndürecek kadar dürüstlükle etrafınızda dolaşıyor.Geçtiğimiz yıl ailesindeki hastalıklar nedeni ile adak adayan bir teyzenin etkinliğine ablam,eşi ve arkadaşları sayesinde dahil oluveriyorum bir pazar gününde...



Bizden uzak duran bizden değildir’ diyerek elime bir çay bardağında rakı tutuşturuyorlar adak yerinde! Önce biraz çekiniyor ve ağaç kovuğunda etrafı süzen kuluçkadaki kuşlar gibi izlemeye başlıyorum insanları. Etrafta herkes şalvar giyiyor,2 aylık bebekte 90 yaşındaki nine de.


İki köyün birleşimindeki insanlar aynı manzarayı sergiliyor her tarafta. Yemekler hazırlanırken bir taraflarda koyu muhabbetlerin çoktan başlamış olduğunu fark ediyordum. Tüm kadınlar da erkekler de rakı-bira içiyor sohbetteyken veya iş yaparken. Yemekler dağıtılmaya başlanıyor ve geçmişte anımsadığım tatların özlemle buluşma anına şahit oluyorum. Biz küçükken Uşak-Banaz’ın köylerindeki düğünlerine giderdik. Doğusuyla batısıyla Ege yine aynı Ege. Yemek tarzları sunuş biçimleri hatta tabakları bile aynı. Yemeklerin içinde kayboluyorum.


Tam bu sırada orada yaşayan kadınlardan birisi ile sohbete başlıyoruz. Konu ölüme geliyor ve birkaç dakika şaşkınlığımı gizleyemiyorum duyduklarım karşısında. Çünkü Hacıaslanlar köyü ölülerini başından atmıyor, bu gerçeği inanılmaz bir özenle sahiplendiklerini öğreniyorum. Ölen kişi eğer bir kadın ise, yakınları tarafından cami dışında da yıkanıyor mutlaka. En sevdiği kıyafetler kefen üzerine giydiriliyor. Kulaklarına, başına, ellerine ve ayaklarına kır çiçekleri süslenerek gömülüyormuş.
Herkesle son veda için evinde bir güne yakın bir süre bekletiliyormuş, o sırada ölen kişinin ne kadar yakını var ise evine gelip onunda vedalaşıp istediği kadar zaman geçirebiliyor, ağıtlar yakılıyormuş. Herkese yeteri kadar zaman verilmesinin ne demek olduğunu, ölümü yakınlarında yaşayanlar iyi bilirler.Bu süreç tamamlandığında erkeklerin ölen kişiyi mezarlığa gömmesiyle devam ediyormuş.Burada ilginç bir davranış var ki,Türk geleneklerine çok benzer,ölen kişi en sevdiği eşyaları ile gömülüyor!Burada yaşayan insanlar henüz  hayatta iken’ ben ölünce mezarıma şunu koyun bunu koyun’  diye tembihlermiş yakınlarını...Eğer eşlerden birinin  istediği bir eşya gömülmemişse diğerinin mezarına da konabiliyormuş.Bu sırada kadınların kırk gün boyunca mezarlığa gitmesi yasak.Onlar evde kırk gün boyunca gelenleri ağırlamak,yas tutmak,yemek yapmakla yükümlülermiş.Kırkıncı günün dolması ile kadınlar mezara gidip ölen kişiye çiçekler götürüyormuş.Tabi çiçekleri ilk önce üzerlerine, boynuna ve yüzüne sürüp sonra mezar yanına konuyormuş.İnançlarına göre boynunuza sürdüğünüz çiçeğin kokusu sizin kokunuzu alır,diğer taraftaki kaybettiğiniz yakınlarınızın burnuna gidermiş kokunuz.Sizden haber alması sağlanırmış bu hareketiniz ile..

Tabi bu uğurlama ritüeli epeyce bir süreç devam ediyormuş. Buradaki insanlar yakınlarının mezarı başında sadece ağlamıyorlar, yanlarında piknik yapıp dilediklerince vakit geçirebiliyorlar. Oysa biz ne zaman annemize gitsek, dakikalık zamanlarda ayrılmaya zorlanıyoruz. Çünkü kimsenin bu acıyı daha fazla görmeye tahammülü yok! Kimse bu gerçek ile orada -yaşamla ilişkinin koptuğunu anladığınız tek mekânda-durmanızı istemiyor, herkes bir kaç dakika ağlamanızı, çiçeklerinizi koyup gitmenizi bekliyor. Sizde direnç gösteremiyorsunuz bu kültüre…


Hafif alkol,hafif oksijen çarpması ile yemeklerde sohbette bitiyor ve  adak adamaya,ot toplamaya gidiyoruz.Günün kekik güzelini de seçmeyi ihmal etmeden..:)




Sonra büyükler için kurulan salıncakta hepimiz sırayla sallanıyor, çocukluklarımız, anılarımızla vedalaşıyoruz bu güzel köyden…

Tertemiz, yalansız dolansız, samimi, neşeli, kendi kültürüne sahip çıkan, en yalın duygularla kendini ifade edebilen ve yaşayan güzel insanların arasından tüm kirlerimiz ile ayrılıyoruz.